Historische Religionsentwicklungen

aus http://www.weltraumarchaeologie.com/Ganzheitliches.htm

Hindu kutsal metinlerinde Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)

weltraumarchaeologie.com
12.09.2012
Yavuz Tellioğlus Beitrag geteilt.

Dieser Text wie die darin enthaltene Untersuchung ist insoweit interessant, als das hier der Gedanke zu erkennen ist, das alle Religonen dieser Welt auf einen gemeinsamen Anfang verweisen, der nach der Meinung der Schriften ca. 1.3 Millionen Jahre zurück reicht. Da die heutige Wissenschaft jedoch diese Zahl nicht akzeptiert, wurde sie dann auf ca. 4000 Jahre zurück datiert. Wir sollten jedoch lieber an den Überlieferungen und den Angaben dieser Urschriften festhalten. Danach ist es eben so, das die Ur-Götter resp. das Königstum von dem Planeten NUT/NUN herkommt, der jedoch als verlorenes Paradies in die Geschichte einging und heute den Asteroidengürtel stellt. Danach war dann der Planet Shut = Mars derwichtigste Ausgangspunkt für die Entwicklung der dann aufsteigenden Erde, die neue Heimat für die Nachfolger von NUT/NUN wurden wie auch auf dem Mars. Beide nahmen jedoch eine eigenständige Entwicklung die zum großen kosmischen Krieg führte, als der Mars sich entfernte und die Erde seinen Platz einnahm. Von diesen kosmisch-historischen Ereignissen berichten diese Urschriften, aus denen die diversen Religonen sich abspalteten und aufgrund des kosmischen Krieges, der auch die Erde fast zerstörte und später Ursache für die Sinflut wurde, die überlebenden Raumfahrnationen die Erde zivilisatorisch neu Anschoben. Aus diesen Ereignisse wie den später sich getrennt entwickelnden Kulturen der irdischen Bevölkerungen, entstanden dann die Variationen, da über die Jahrtausende der Hintergrund aus dem Gedächtnis verschwand und so von den Wissensbewahrern wie sonstigen Einflüssen, diese sich immer mehr verwischten und sich mythologisch ausprägten. Erst heute beginnen wir wieder, den wirklichen Sinn zu erkennen, wie er in dieser Darstellung ansatzweise zu erkennen ist!
siehe:
Allah Resülü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) dünyayı teşrifleri kâinat çapında bir hâdisedir ve bir mânâda insanlığın yeniden dirilişi demektir. O, arzı semalara bağlamış, Hakk’ın murad ve kelâmına tercüman olmuş, cereyan eden hâdiselerin yorum ve tefsirlerini, eşyanın perde arkasını öğretmiştir.

Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), –Bediuzzaman Hazretleri’nin enfes ifadeleriyle– kitab–ı kebîr–i kâinatın âyet–i kübrâsı ve o Kur’ân–ı Kebir’deki ism–i a’zamı, şecere–i kâinâtın çekirdeği ve en münevver meyvesi, o saray–ı âlemin güneşi ve Âlem–i İslâm’ın bedr–i münevveri, rubûbiyet–i ilâhiye saltanatının dellâlı ve tılsım–ı kâinatın keşşâf–ı zî–hikmetidir (Nursî, 298).

Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) peygamberliğinden önce O’nun nübüvvetini tasdik eden ve ettiren pek çok vâkıa ve pek çok zat zuhur etmiştir. Zaten etmemesi de düşünülemezdi; zira, dünyaya mânen reis olacak ve dünyanın mânevî şeklini değiştirecek, onu âhirete mezra yapacak, mahlûkâtın kıymetlerini ilân edecek, fânî cin ve insi idam–ı ebedîden kurtarıp onlara saadet–i ebediyeye giden yolu gösterecek, kâinatın hikmet–i hilkatini ve tılsım–ı muğlâkını ve muammâsını açacak, Hâlık–ı Kâinat’ın makâsıdını bilecek ve bildirecek ve O Hâlık’ı tanıyıp umuma tanıttıracak bir zat; elbette o gelmeden her şey, her nev’, her taife, Hâlık’ı tarafından bildirilirse o da bilecek, O’nun gelmesini isteyecek, O’nu bekleyecek, hüsn–ü istikbâl edecek ve alkışlayacaktır (Nursî, Mektubat, 169–170).

Peygamberimiz’in binlerce dille müjdelenmesinin ve merakla beklenmesinin pek çok misali vardır. Meselâ; Hz. Musa (a.s.), Tevratt’ta “Onlar için kardeşleri arasından senin gibi peygamber çıkaracağım; ve sözlerimi onun ağzına koyacağım, O’na emredeceğim her şeyi onlara söyleyecek” der (Kitab–ı Mukaddes, Tesniye, 18:18).

İsrailoğullarının kardeşi tabiriyle Hz. İsmail’in (a.s.) soyundan gelecek bir peygambere işaret edilmektedir ki; onun soyundan geldiği bilinen tek peygamber Hz. Muhammed’dir (s.a.s.).

İncil’de Hz. İsa (a.s.); “Artık ben sizinle çok konuşmayacağım; çünkü, bu âlemin reisi geliyor (Yuhanna, 14:30).” diyerek Efendimiz’i müjdelemiş; “Ben size hakkı söylüyorum. Benim gitmem sizin için hayırlıdır. Çünkü, ben gitmezsem Faraklit size gelmez. Ama ben gidersem O’nu gönderirim.” (Yuhanna, 16:7) buyurmuştur.

İşte, Kutsal Kitaplar’da geçen âyetler ve din adamlarının verdiği haberler sebebiyledir ki, Hz. Peygamber Efendimiz’den yıllar önce insanlar, “O gelecek” deyip beklemeye başlamıştır. Âmir İbn Rebî, senelerce önce Zeyd İbn Amr’ın kendisine Resûlüllah’ın vasıflarını ve yaşayacağı bazı hâdiseleri haber verdiğini, O’nu müjdelediğini ve “Eğer ömrün olur da O’na yetişirsen, benden O’na selâm söyle.” dediğini rivâyet etmektedir (İbn Kesir, 2:298).

Resûlüllah’ın, amcası Ebû Talip’le yaptığı ilk Şam yolculuğu esnasında rahip Bahîra Son Peygamber’le alâkalı Kitab–ı Mukaddes’ten öğrendiği sıfatları O’nun üzerinde görüp, Hz. Peygamber’i (s.a.s.) tanıyınca, amcasına “Sen bu yolculuktan vazgeç.” demiştir; zira Hâtemu’l–Enbiyâ’nın vasıflarını bilen ve gelmesini bekleyen kıskanç insanlar da vardır ve Nebî onların şerrinden korunmalıdır (İbn Hişam, 1:191).

Varaka b. Nevfel, Abdullah b. Selâm gibi insanlar daha Allah Resülü’nü görür görmez “Bu O” demişlerdir (Buharî, bed’u’l–vahy 3). Ve hattâ, anneler çocuklarına “Muhammed” ismini koyup, O bereket kaynağının kendi soylarından gelmesi için dualar etmişlerdir (İbn Sa’d, 1:169).

Evet, kutsal kabul edilen kitaplar incelendiğinde en küçük meselelere dair malûmat bulunabilecektir. Öyleyse, en küçük meselelerin bile anlatılıp insanlık tarihinin en büyük hâdisesinin haber verilmemesi mümkün değildir. Daha önce bu hususta, Kitab–ı Mukaddes üzerine bir hayli çalışma yapılmış; elimizde mevcut Tevrat ve İncil’de Resül–i Ekrem’e işaret eden pek çok âyet tesbit edilmiştir. Her ne kadar ilâhî olabileceği hususunda ihtilâflar bulunsa ve pek çok değişikliğe uğramış olsa da, Hinduların kutsal kabul ettikleri metinlerde de Hz. Peygamber Efendimiz’le ilgili yorum gerektirmeyecek derecede açık diyebileceğimiz haberler vardır. Hakikat aşığı akademisyenlere fikir vermesi açısından bu konuda yazılmış bir makalenin tercümesini arz ediyoruz.
Mütercim

Hindu Kutsal Metinleri’ne Kısa Bir Giriş

Vedalar, Upanişadlar, Puranalar ve Kutsal Brahmânalar, Hinduizm’in dört kutsal kitabıdır. Sonuncu kitap (Brahmânalar), Vedalar üzerine yapılmış bir tefsirdir; fakat vahyedilen bir kitap olarak kabul edilir. Bu kitapların dili, Hinduların kutsal lisanı olan Sanskritçe’dir. Vedalar dört kitaba ayrılmıştır: Rig Veda, Yajur Veda, Sam Veda ve Atharva Veda. Bunlardan ilk üçü daha eski addedilir ve onların en eskisi de Rig Veda’dır. Rig Veda, üç uzun ve değişik dönemde derlenmiştir. Bu dört Veda’nın vahiy ve derlenme tarihleri hakkındaki görüşler çok farklıdır. (Hindu Dharma öğretilerini kaldırıp onun yerine tekrar Vedalar’ı ikame etmeyi hedefleyen bir organizasyon olan) Arya Samaj’ın kurucusu Swami Daya Nand, Vedalar’ın 1.3 milyar yıl önce vahyedildiği gibi inanılması mümkün olmayan bir iddiada bulunuyorsa da, diğer Hindu âlimleri ve şarkiyatçılar onların 4000 yıldan daha eski olmadıkları görüşündedir. Vedalar’ın tahlili, bu kitapların vahyedildiği yerler ve kendilerine kitap verilen Rishi’lerle (peygamberler) alâkalı bahisler arasındaki farkları gözler önüne sermektedir. Buna rağmen, Vedalar, Hinduların en güvenilir kitaplarıdır.

Upanişadlar, üstünlük ve güvenilirlik bakımından Vedalar’dan ikinci derecede kaynak kabul edilir. Bununla birlikte, bazı Panditler (Hindu din âlimleri), Upanişadlar’ı, özellikle vicdan delili (Tanrılar ya da insanlar tarafından değil bizzat doğadan geldiğine inanılan sesler, derin bir meditasyonla hasıl olan sezişler) ihtiva ettiği için Vedalar’dan daha üstün saymışlardır. Doğruluk ve güvenilirlik açısından Upanişadlar’dan sonra Puranalar gelir. Puranalar, bütün Hindu metinleri arasında en çok okunan kitaplardır; zira, bunlara kolaylıkla ulaşılabilir. Vedaları bulmak ise zordur. Puranalar’ın derleyicisi Maha Rishi Vyasa, onları 18 cilt olarak düzenlemiştir. Bu kitaplar, kâinatın yaratılış hikâyesini, ilk Ârî topluluklarının tarihini ve Hindu tanrıları ve din adamlarının hayat hikâyelerini ihtiva etmektedir. Puranalar, ya Vedalar’la aynı anda ya da daha önce vahyedilmiştir. Puranalar’ın kutsallık ve yüceliği, bütün Hindu kitaplarında kabul ve tasdik edilmiştir.

Hindu nüfusun çoğunluğu Hintçe konuşuyor ve Sanskritçe kelimelerin sadece bazılarını anlıyabiliyordu. Bu sebeple, Hindu metinleri, uzun bir süre Panditlerin ve Sanskritçe öğrenmiş olan bir grup insanın elinde kaldı. 18. yüzyılın son 10 senesinde, bir hâkim olan ve “Asiatic Society of Bengal” adlı organizasyonu kuran Sir William Jones Sanskritçe’yi öğrendi. O, Avrupa’da Sanskritçe ve Hindu metinlerine merak uyanmasına vesile oldu ve onun gayretleri sayesinde de Hindu metinleri İngilizce’ye tercüme edildi.

1935 senesinde, Dr. Pran Nath, Times of India gazetesinde Rig Veda’nın Babil ve Mısır kralları ve onların savaşlarıyla alâkalı olaylar ihtiva ettiğini belirten bir makale yayınladı. Ayrıca, Rig Veda’nın beşte birinin Babil kitabelerinden alındığını meydana çıkardı. Müslümanca bir perspektiften bakılacak olursa, Hindulara, daha önce başka kavimlere gönderilmiş peygamberleri anlatan ve onların mücadelelerini de ihtiva eden vahiy mahsulü kitap veya kitapların verilmiş olması mümkündür. Bununla birlikte, onlar hakkında yazılan şerh ve tefsirlerin daha sonra vahiy mahsulü kitaplara karışıp, onların bir parçası hâline gelmesi de muhtemeldir.

Hindu kitaplarında bunun bir–kaç örneği vardır. Meselâ, Atharva Veda, “Kutsal Bilgi” mânâsında “Brahma Veda” olarak da bilinir. Vedalar’la alâkalı bir inceleme göstermiştir ki; “Brahma” aslında “Abraham” (İbrahim)dir; Abraham’daki baş harf (A–elif), sona alınarak, kelime Brahma hâline getirilmiştir. Bu iki kelime, İbrahim Peygamber’in konuştuğu dile yakın bir dil olan Arapça harflerle yazıldığında, bu tahlilin doğru olduğu görülecektir. Benzer bir şekilde, Vedalar’da Hz. İbrahim’in ilk eşi Sara “Saraswati” ve Tufan Peygamberi Nuh (a.s.) da “Manuh” veya “Manu” olarak geçmektedir. İsmail ve İshak nebiler de Vedalar’da sırasıyla “Atharva” ve “Angira” olarak anılmışlardır.

Hinduların bütün büyük kitapları Hz. Muhammed’i (sallallahu aleyhi ve sellem) önceden haber vermiştir. Verilen haberlerde, Allah Resülü’nün pek çok vasfı, hayatı, Hz. İbrahim, Kâbe, Bekke (Mekke) ve Arap yarımadasına ilâveten, Resûlüllah’ın ismi de Mahamed, Mamah ve Ahmed şeklinde zikredilmiştir. Mahamed ismi Puranalar’da; Mamah, Atharva Veda’nın bir bölümü olan Kuntap Sukt’ta ve Ahmad, Sama Veda’da yer almaktadır.

Puranalar’daki istikballe ilgili haberler

Puranalar’ın derleyicisi Maha Rishi Vyasa, büyük bir dinî lider ve bilge olarak Hindular arasında son derece saygın bir insandır. O, dindar ve Tanrı’dan korkan bir adamdı. Aynı zamanda o, (Hinduların en önemli metinlerinden biri olup, Tanrı’nın Şarkısı mânâsına gelen) Gita ve (“Bharatalar’ın büyük hikâyesi” demek olan dünya edebiyatının en uzun destanı) Mahabharata’nın yazarıdır. Puranalar’ın 18 cildinden birisi, kelime mânâsı itibariyle Müstakbel Hâdiseler demek olan ‘Bhavishya Puran’dır. Hindular onu “Tanrı’nın Sözü” sayarlar. Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) geleceğiyle alâkalı bilgi, Prati Sarg Parv III: 3, 3, Âyet 5’te bulunmaktadır.

Bu âyetin tercümesini vermeden önce, onun ilk bölümünde ortaya çıkan Malekha kelimesi hakkında bir not düşmek uygun olacaktır. Malekha, “yabancı bir ülkeye ait olan ve yabancı dil konuşan kişi” demektir. Bu kelime, şimdilerde kötü bir mânâda, insanların onurunu kırmak için kullanılmaktadır. Kelimenin kullanımı kimin, kim için kullandığına bağlı olarak farklılık arzetmektedir. Sir William Jones, kendisine Sanskritçe’yi öğretecek bir Pundit (Hindu din âlimi) bulmakta büyük zorluklar yaşamıştı; zira, o Malekha addedilmişti. Ancak Maharaja (Kral) Shiv Chandra’nın bizzat tevessül etmesinden sonra, Pundit Ram Locha ona Sanskritçe öğretmeye razı olmuştu.

Bu kelimenin, küçük düşürücü anlamıyla kullanılmaya ne zaman başlandığı; Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) dünyayı teşrifinden önce mi; Hindistan’ın güneybatısında yer alan Malabarlı Hindu Kral Chakrawati Farmas’ın Resûlüllah’ın hayat–ı seniyyeleri sırasında İslâm’ı seçmesinden sonra mı; Müslümanların (mîlâdî 711 senesinde) Hindistan’a ulaşmasının hemen akabinde mi; yoksa daha sonra mı, bilinmemektedir. Puranalar’ın derleyicisi Maha Rishi Vyasa ise, söz konusu kitapta Malekha’yı “salih amel, keskin zekâ ve dinî izzet sahibi, Tanrı’ya hürmet ve saygıyla iki büklüm bir adam” şeklinde tarif etmektedir.

Brahma, Saraswati ve Manu (İbrahim, Sara ve Nuh) örneklerinde gösterildiği gibi pek çok Sanskritçe kelime, küçük bir değişiklikle Arapça ve İbranice’den alınmıştır. Öyle anlaşılıyor ki, Malekha kelimesi de “senin tâbilerin” mânâsına gelen Ma–Hekha kelimesinden türetilmiştir. Bu kelime, İncil metinlerine ait kaynaklarda Hz. İsmail Peygamber’in neslini ifade etmektedir. Şu da iyi bilinmektedir ki, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), Hz. İsmail’in ikinci oğlu Kayzer’in soyundan torunudur. Arap alfabesini okuyabilenler kolaylıkla göreceklerdir ki, “Ma” hecesini “Hekha”dan ayırarak yapılan bir hata “Malhekha” kelimesini netice verecektir. Bu da Sanskritçe gibi bir lisana uyarlanınca “Malekha” benzeri bir ses hâsıl olacaktır.

Bhavishya Puran, Prati Sarg Parv III: 3, 3’deki 5’inci âyetin Sanskritçe metni ve tercümesi şöyledir: (Sanskritçe metindeki kutu şeklindeki bölüm Mahamed veya Muhammed kelimesini göstermektedir.)

Bir malekha, yabancı dil konuşup yabancı bir ülkeye ait olan bir ruhanî rehber, ashabıyla beraber zuhur edecek. Onun adı Mahamed olacak.

5–27 arası âyetlerin tercümesi, Dr. Vidyarthi’nin çalışmasından yararlanılarak aşağıda arzedilmiştir.

Bir malekha, (yabancı dil konuşup yabancı bir ülkeye ait olan) bir ruhanî rehber, ashabıyla beraber zuhur edecek. Onun adı “Mahamed” olacak. Raja Bhoja (hükümdar), Panchgavya ve Ganj nehirlerinin suyunda yıkadığı, (yani, bütün günahlarından arındırdığı,) melek fıtratlı bu Mahadev Arab’ına en samimi sadakat nişânesi hediyelerini arzetti ve derin bir saygı göstererek şöyle dedi: “Senin önünde hürmetle eğilirim. Ey Sen, insanlığın övünç kaynağı, Arabistan’da ikâmet eden; Sen, şeytanı mahvedecek muazzam bir kuvvet topladın ve Sen kendin, kötü düşmanlarından (putperestlerden) korunmaktasın. Ey Sen, en büyük Rab olan en yüce Tanrı’nın tecellisi, ben Senin bir kölenim; beni de ayaklarına kapanmış biri olarak kabul et.”

“Yabancılar, Arapların meşhur ülkesini yağmalayıp berbat etmektedirler. O ülkede Arya dini bulunmamaktadır. Daha evvel de, neticede öldürdüğüm, yoldan sapmış zalim bir adam ortaya çıkmıştı (Mekke’ye saldıran Yemen’in genel valisi Habeşli Ebrehe el–Eşrem’e atıf); fakat şimdi o, güçlü bir düşman tarafından gönderilmekle, yeniden ortaya çıktı. Bu düşmanlara doğru yolu göstermek ve onlara rehberlik etmek için tarafımdan kendisine Brahma’nın sıfatları verilen meşhur Mahamed (Muhammed), Pisakaları (şeytan ruhlu muhalifleri) doğru yola getirmekle meşguldür. Ey Raja, Sen akılsız Pisakaların ülkesine gitmek zorunda değilsin; sen şu anda olduğun yerde benim şefkatim sayesinde günahlarından arındırılacaksın. Geceleyin, bir Pisaka elbisesi içindeki, melek karakterli o zeki insan Raja Bhoj’a dedi: “Ey Raja! Senin Arya dinin diğer bütün dinlere üstün kılınmıştır; fakat ben, Ashwar Parmatma’nın (Tanrı, En Yüce Ruh) emirlerine göre, et yiyenlerin sağlam itikadını ikame edeceğim (Hinduların riyazetleri ve bilhassa inek eti yememeleri nazara alınırsa, burada başka bir milletten bahsedildiği anlaşılır). Benim sahabim sünnetli, başında saç kuyruğu olmayan, sakallı, köklü değişiklikler yapabilen, yüksek sesle ibadete çağıran ve bütün meşru yiyeceklerden istifade eden bir insan olacaktır. O domuz hariç, her çeşit hayvan eti yiyecektir. Ashabım, kutsal (kabul edilen) çalılıklarda arınmaya koşmayacaklar; fakat onlar, cihad sayesinde arınmış olacaklar. Dinsiz toplumlarla savaşmalarından dolayı “Musalmans” (Müslümanlar) olarak tanınacaklar. Ben, bu et yiyen milletin dininin kurucusu olacağım.”

Kuntap Sukt (Atharva Veda)’daki haberler

Kuntap Sukt, Atharva Veda’nın 20’nci bölümündeki parçalardır. Bunlar, her sene düzenlenen büyük toplantılardaki ibadetlerde ve kurbanların arz edildiği yerlerde okunur. Önde gelen 17 din âlimi, büyük bir sadakatle bu âyetleri ezberden okumak için her sene bir araya gelirler. Kuntap Sukt, Aitreya Brahmâna, Kaushitki Brahmâna, Gopath Brahmâna, Shankhayana Shraut Sutar, Ashvlayana Shraut Sutar ve Vaitan Sutar gibi birçok en eski Hindu kitaplarında anılmaktadır.

“Kuntap” kelimesi günah ve sefaleti yakıp kül etmek mânâsına gelir; (günah ve sefalet demek olan) “Kun” ve (tüketmek, bitirmek anlamındaki) “Tap” kelimelerinden türetilmiştir. Kuntap, gizli karın bezleri mânâsına da gelir ki, bu mânâ, onun ancak yeterli bir sezme ve kavrama kabiliyeti geliştirebilenlerce anlaşılabileceğini ima etmektedir. Bir misal olması bakımından ifade edecek olursak, Mekke, “Ümmu’l–Kura (şehirlerin anası)” ya da “yeryüzünün göbeği” şeklinde anılmaktadır. Dr. Vidyarthi, Kuntap tabirinin “Bekke” (Mekke) kelimesinden türetildiğini belirtmektedir. Aynı mânâya gelen Sanskritçe ve Arapça kelimeler tahlil edildiğinde, Arapça’daki “b” harfinin Sanskritçe’de “p” olarak kullanıldığı görülecektir. Arapça’daki bir çeşit “t” harfi, yazıldığı hâlde “t” gibi okunmaz ve kelimedeki durumuna göre “h” olarak telâffuz edilir. Meselâ, Medînetün kelimesindeki “tün” telâffuz edilirken (t ve n harfleri düşürülerek) “Medine(h)” sesine dönüştürülür. Ayrıca, Arapça’dakilere benzeyen pek çok Sanskritçe kelime vardır ki, onlar geriye doğru, tersinden yazılmıştır. Aşağıdaki tabloda bunlardan bazısı görülebilmektedir:

Buraya kadar verilen malûmatı değerlendiren birisi, (her ikisi de k, n, t ve p harfleri ihtiva eden) Kuntap ve Bekketun arasındaki benzerliği görebilecektir. Dahası, Dr. Vidyarthi vahiylerin siyak–sibakından örnekler vererek açıklamaktadır ki; Kuntap, gerçekten Kâbe ve Mekke’ye işaret etmektedir. İşin ilginç yanı, Bekkeh (Mekke) ve Kâbeh (Kâbe) kelimeleri de aynı temel harflerden oluşmaktadır.

Kuntap Sakt’ın üçüncü âyeti şöyledir:

O, Mamah Rishi’ye yüz altın para, on taç, üç yüz savaş atı ve on bin sığır verdi.

Mamah kelimesinin kökü, “son derece büyük saygı, şeref, hürmet etmek, medh etmek ve göklere çıkarırcasına övmek” mânâlarına gelen “Mah” sözcüğüdür. “Muhammed” kelimesi de Arapça’da “övülen, methedilen” demektir. Çoğu Müslüman isimleri küçük bir değişiklikle Sanskritçe’de de kullanılır. Meselâ, Hindistan bölgesine kısa bir süre hükmeden Gazneli “Mahmud”, “Mamud” Gajnavî olarak anılır. Bundan dolayı, âyetin tam mânâsı göz önünde tutulunca Mamah sözcüğünün Muhammed’le eş anlamlı olduğu görülür. Hinduizm’de, “Rishi” tabiri, bir tasavvuf âlimi veya peygamber anlamına gelir ve kutsal şahsiyetler için kullanılır. Öyle anlaşılıyor ki; bu kelime de, Abraham’ın (İbrahim) Brahma’ya dönüştürülmesi ve Mamah (m, h ve d temel harflerinden meydana gelen Muhammed) isminde “d”nin düşürülmesine benzer bir şekilde, İdris Nebi’nin (a.s.) adından, “I” (Arapça’daki elif) baş harfi kelimenin sonuna nakledilerek türetilmiştir.

“Yüz altın para”, Hz. Muhammed’in (s.a.s.), 80 tanesi dayanılmaz işkencelerden kurtulmak için Habeşistan’a hicret eden ilk sahabilerini ima eder. Yajur Veda’nın vahiy kaynaklı tefsiri olan Shatpath Brahmâna’da “altın”, mecazî olarak bir insanın yüksek mânevî gücünü ifade etmek için kullanılır.

“(Çiçekten yapılmış) on taç”, Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından Cennet’le müjdelenen, Resûlüllah’ın on seçkin sahâbisini işaret eder. Onlar, Müslümanlarca “Aşere–i Mübeşşere” olarak bilinir. İsimleri, Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Abdurrahman İbn Avf, Sa’d İbn Ebî Vakkas, Said İbn Zeyd ve Ebû Ubeyde’dir (Allah onlardan razı olsun). Onlar, Vedalar’ın kendilerinden “Dash ashrijah–Cennet’in on çiçeği” şeklinde bahsettiği güzide şahsiyetlerdir.

“Üç yüz savaş atı” (sağlam Arap beygiri), Hz. Muhammed aleyhisselâm’ın Bedir’de savaşan sahâbîlerini gösterir. (Onların gerçek sayısı 313 idi; fakat gelecekle alâkalı pek çok vahiy kaynaklı haberde sayılar yuvarlak olarak, aşağı yukarı şeklinde söylenir.) Sanskritçe’deki “Arvah” kelimesi, özellikle Asura’lar (Hindistan’da yaşamayan yabancılar) tarafından kullanılan “hızlı Arap atı” mânâsına gelir.

“On bin sığır” ifadesi, Mekke’yi fethederken Hz. Peygamber’e refakat eden 10.000 sahâbiyle ilgilidir. Sanskritçe’deki “go” sözcüğü savaşa gitmek anlamındaki “gaw” tabirinden türetilmiştir ve hem öküz, hem de inek için kullanılmaktadır. Vedalar’da ifade edildiği şekliyle, öküz ve inek savaşın olduğu gibi, barış ve dostluğun da simgesidir. Biz bu iki özelliği Hz. Muhammed’in (sallalahu aleyhi ve sellem) ashabında bulabiliriz. Onlar, (mecazî ifade ve Hindu anlayıştaki inek gibi) mübarek, dindar ve merhametli; adalet ve barışı sağlama hususunda da sert ve şiddetli insanlardı (Fetih/48:29). (Bu mevzuda, Allah Resûlü’nün Uhud Savaşı’nda şehit olan sahabileri savaştan önce boğazlanan sığırlar suretinde rüyasında görmesi de mânidardır. (Hâkim, 2:141; Müsned, 1:271)

Kuntap Sukt’un 1–13 arası âyetlerinin (mantra) tercümesi Pandit Raja Ram ve diğer Hindu din âlimlerinin çalışmalarından yararlanılarak aşağıda verilmiştir. Okuyuculara kolaylık olması için parantez içindeki açıklamalar eklenmiştir.

1. Ey insanlar, şunu dinleyin! Takdire değer bir zat övülüp takdir edilecek. Ey Kaurama (barışsever muhacir, Hz. Muhammed), Rushama’lardan (düşmanlık yapan putperestlerden) 60.090 kişiyi teslim aldık. (Resûlüllah’ın (s.a.s.) muzaffer olarak şehre girişi sırasında Mekke’nin nüfusu yaklaşık o kadardı.)

2. Yanındaki eşleriyle beraber O’nun yükünü yirmi deve taşır. Yüklerin ya da arabanın en üstünde O, başı semalara değmesin diye boyun eğip iki büklüm olur. (Hz. Peygamber Efendimiz’in Mekke’nin Feth’i sırasında mütevazi hâline işaret vardır.) (İbn Hişam, 4:47–48)

3. O, Mamah Rishi’ye (Muhammed’e) yüz altın para, (çiçekten yapılmış) on taç, üç yüz savaş atı ve on bin inek verdi. (Yukarıda da ifade edildiği gibi, 80’i Habeşistan’a hicret eden 100 sahabi; Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından Cennet’le müjdelenen 10 güzîde sahâbî; 313 Bedir Ashâbı; ve Allah Resülü’nün zaferle Mekke’ye girişi ve Kâbe’yi putlardan temizleyişi sırasında yanında bulunan 10.000 sahâbîye işaret edilmektedir.)

4. Hakikati tebliğ et, ey ibadet eden (Ahmed); aynen meyveye durmuş ağacın başında şakıyan bir kuş gibi, (kökü yerde sabit, dalları göğe açılmış, bol yemişli kelime–i tayyibe ağacının başında duran Sen de) etrafına tatlı nağmeler söyle. Senin dudakların ve dilin bahçe makasının keskin ağzı gibi hızlı hareket eder. (Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Hz. Cebrâil aracılığıyla vahiy aldığı zamanki hâline işaret vardır. (Kıyamet/75: 16–18)).

5. Ey onların ibadetleriyle dua ve ibadet eden Zât, (kutsal) güçlü boğalar gibi çabuk ol. Evde sadece onların çocukları var ve evde onlar (kutsal) ineklerin gelmesini bekliyorlar. (İnekler, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) ashâbını simgelemektedir. Ashâb–ı Resül, belli zamanlarda günlük beş vakit kılınan namaza sıkı sıkıya bağlıdır. Bu âyet Bedir, Uhud ve Ahzab (Hendek) savaşlarına da telmihte bulunmaktadır. (Buhari, megazi 17; Müslim, cihad 67, 83)

6. Ey (Tanrı’yı) senâ eden, sana inekleri ve hayırlı şeyleri kazandıracak hikmet ve bilgeliği çabucak elde et. İyiliğe istidadı olanlar arasında hikmet tohumları saç, tıpkı okunu tam hedefine isabet ettiren bir okçu gibi.

7. Dünyanın Kralı veya Kâinâtın Nuru için en üstün övgüleri söyle; (O’nu sena et ki) O çok sevilen bir kimsedir ve insanlar arasında en yüce olandır. O bütün insanlara bir rehberdir ve herkesi (bir sığınak gibi) bağrına basar. (Hz. Muhammed’in (s.a.s.) sıfatları anılmaktadır. (A’râf/7:158; Tevbe/9: 128; Enbiyâ/21: 107)

8. O, herkesi görüp gözeten zât, tahta çıkar çıkmaz dünyaya barış ve güven hediye etti. Kuru ülkesinin halkı, O’nun, Beyt’in inşası sırasındaki arabuluculuğunu anlatıp duruyorlar. (İbranice’de, bir evi koruyana Kuru; o eve de Kore denir. Bu kelime, ilk ibadethane, Kâbe’yi ima etmektedir. Bu mânâda, Kuru ülkesi, Koreish (Kureyş) olmaktadır.) Bu mantra (âyet), Hz. Muhammed’in (s.a.s.) peygamberliğinden beş yıl önce, Kâbe’nin yeniden inşa edilişini, ve Kureyş’in her bir oymağının Hacerü’l–Esved’i uygun yerine koymanın yegâne onurunu istemesi ve bu maksatla birbirlerine savaş tehdidinde bulunup münakaşa etmeleri esnasındaki Resûlüllah’ın arabuluculuğunu kastetmektedir. (Müsned, 3:425)

9. Herkese barış ve güven dağıtan Kral’ın ülkesinde, bir kadın kocasına, sofrasında lor mu yoksa başka bir içecek mi tercih ettiğini sorar. (Hz. Peygamber’in (s.a.s.) himayesi, tedbir ve emirleri sayesinde kadınlar da hiçbir refakatçiye ihtiyaç duymadan ve korku da hissetmeden rahat bir şekilde uzun yolculuk yapabiliyordu.)

10. Olgun arpalar, yarıklardan başlarını çıkarıverir ve semalara doğru yükselir (Fetih/49: 29). Herkese emniyet dağıtan Sultan’ın ülkesinde insanlar zenginleşir. (Halk, sefalet çukurundan çıkıp zekât verilecek insanların arandığı Ömer b. Abdülaziz dönemine işaret.)

11. Indra (Hinduizm’de Tanrılar kralı, fırtına ve gök gürültüsü Tanrısı), kendisine medhiyeler dizen aşığı uyandırdı ve ondan her taraftaki insanlara gitmesini istedi. Ondan, Yüce Indra’yı senâ etmesi istenmişti; bütün dindar insanlar müteşekkirâne onu takdir eder ve Tanrı, ona nimetlerini ihsan ederdi. (Hz. Peygamber (s.a.s.), her taraftaki birtakım kral ve hükümdarlara, onları İslâm’a davet eden mektuplar göndermişti. (Buhari, bed’u’l–vahy 16; Müslim, cihad 74)

12. Bu ülkede, inekler, atlar ve insanlar çoğalmış ve artmıştı; çünkü burada, sadaka ve kurban olarak binlerce para veren cömert ve olağanüstü eli açık bir Zât idarecilik yapmaktadır. (Bunlar, Son Peygamber’in vasıflarıdır.)

13. Ey Indra, izin ver de bu (kutsal) sığırlar emniyette olsun; onların sahibinin incinmesine müsaade etme. Ve hiçbir düşmana, ey Indra, ya da hiçbir hayduta onları ezdirme. (Indra, Tanrı demektir; sığırlar tabiriyle de Hz. Peygamber’in (s.a.s.) aziz ruhlu ashâbı kastedilir.)

Daha önce de kısaca değindiğimiz, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) bir hadîsi, sahâbeyle alâkalı olarak verilen bu haberleri daha anlaşılır hâle getirecektir. Hadîs–i Şerif, Buhari ve Müslim’de nakledilmektedir. Bu hadîs, Mekke’deyken, yani Medine’ye hicretten önce Hz. Peygamber’in (s.a.s.) gördüğü bir rüya ile alâkalıdır. Bu rivâyete göre “Ebû Musa (r.a.), Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle dediğini rivâyet etmiştir: “Rüyamda, Mekke’den ayrılıp hurma ağaçlarının olduğu bir yere göç ediyordum. İlk anda oranın Yemâme veya Hecer olduğunu zannettim; fakat daha sonra onun Yesrib (Medîne) olduğunu anladım. Orada boğazlanan sığırlar ve bir de Allah indinde hayırlı bir şey gördüm. Neticede ortaya çıktı ki; o sığırlar, Uhud Savaşı’nda şehit olan inananları ve hayırlı olarak gördüğüm şey de, Allah’ın, Bedir Harbi’nden sonra mü’minlerin sadakatine bir mükâfat olarak ihsan ettiği (Müslümanların çoğalması ve Kâbe’nin Fethi gibi) nimetleri temsil ediyormuş.” (Buhari, menakıb 25; Müslim, rüya 20)

Bu hadîs göstermektedir ki, rüyadaki sığırlar Ashâb–ı Resûl’ü simgelemektedir. Bu durumda, Veda âyetlerindeki on bin sığırın da Hz. Muhammed’in (s.a.s.) 10.000 aziz sahâbîsine işaret etmektedir.

Atharva Veda’daki mevzuyla ilgili diğer haberler

Atharva Veda X, 2, 28 (Kâbe hakkındadır.):

O, yüksek yapılı, duvarları dümdüz ve aynı hizâda (bir bina) olsa da olmasa da, onun her köşesinde Tanrı tecelli eder. Tanrı’nın Evi’ni bilen, içinde Tanrı anıldığı için bilir.

Kâbe, tamı tamına küp şeklinde olmayıp kenarları da eşit uzunlukta değildir. Ortasında Kâbe bulunan Kutsal Mâbed (Harem–i Şerif), yıl boyunca gece gündüz açık kalır ve daima Allah’a ibadet eden insanlarla dolu olur. Müslümanlar, namaz kılarken Kâbe’ye doğru yönelirler. Mescid–i Haram’ın içindekilerin Kâbe etrafında oluşturduğu halka, diğer yerlerde ibadet eden Müslümanların da ona yönelmesiyle dünya gezegeninin her tarafına yayılır.

Atharva Veda X, 2, 31 (Mescid–i Haram ve Kâbe hakkındadır.):

Bu melekler ikâmetgâhının sekiz çemberi (dolaşım mekânı) ve dokuz kapısı vardır. O başkası tarafından ele geçirilemez. Onda ebedî hayat vardır ve o İlâhî Nur’la ışıl ışıl parlamaktadır.

“Bu melekler ikâmetgâhının sekiz çemberi (dolaşım mekânı) ve dokuz kapısı vardır. O başkası tarafından ele geçirilemez.” ifadesi Mescid–i Haram’a işaret etmektedir. Mescid–i Haram, asırlarca olduğu gibi bugün de gece gündüz Allah’a ibadet eden, O’na el açıp niyazda bulunan insanlarla dolup taşmaya devam etmektedir. O hâlâ istilâ edilmezlik özelliğini sürdürmektedir. Yemen’in genel valisi Habeşli Ebrehe el–Eşrem, mîlâdî 570 yılında güçlü bir ordu ve fil sürüsüyle Kâbe’yi yıkmayı denemiş ama Harem’e (Kutsal Bölge) dahi girememişti. Mekke halkı (Ebrehe ordusunun gücü karşısında) Kâbe’yi savunamayacakları kararına varmış ve şehirden kaçıp civardaki Kâbe’ye nazır tepelere sığınmışlardı. Allah’ın emriyle, “Ebâbil” (kırlangıç benzeri sürü sürü kuşlar) Ebrehe’nin ordusu üzerine taşlar yağdırmış ve onları yenilip çiğnenmiş ekin gibi kırıp geçirmişti. Bu hâdise Kur’ân–ı Kerim’in 105. sûresinde anlatılmaktadır. Araplar arasında mîlâdî 570 yılı “Fil Senesi” olarak bilinir; Hz. Muhammed (s.a.s.), o sene doğmuştur.

“Onda ebedî hayat vardır ve o İlâhî Nur’la ışıl ışıl parlamaktadır.” ifadesi Mescid–i Haram’a işaret etmektedir. Dr. Mevlâna Vidyarthi, (yukarıda geçen mantra ile alâkalı) şu gerçeklere dikkat çekmektedir. Mescid–i Haram’ın, İbrahim, Veda, Safâ, Ali, Abbas, Nebi, Selâm, Ziyaret ve Harem isimlerinde dokuz kapısı vardır. Ayrıca, “sekiz çember”, kendisini kuşatan tepeler arasındaki bu alanın etrafını çeviren tabiî hatlardır. Alanı çevreleyen tepelerin isimleri, Halic, Kuaykın, Hindî, Leylâ, Küda, Ebû Hadîde, Ebû Kubeys ve Ömer’dir.

Atharva Veda X, 2, 31 (Hz. İbrahim, Mescid–i Haram ve Kâbe hakkındadır.):

Brahma (İbrahim), semâvî nurla aydınlatılan ve ilâhî rahmetle kuşatılan bu evde kaldı. O öyle bir yerdir ki, insanlara (mânevî güç) hayat verir ve orası işgal edilemez.

Kâbe, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail tarafından bina edilmiştir. Bir önceki âyet münasebetiyle ifade edildiği gibi, Kâbe çevresi istilâ edilmezliğini hâlâ korumaktadır. Kur’ân–ı Kerim ve Ahd–ı Atik/Tevrat âyetlerinden bazıları, bu Kutsal Mâbed’deki ilâhi rahmet ve bereketi ifade etmektedir (Âl–i İmran/3: 96–97).

Sama Veda’dan istikbale dair bir haber

Sama Veda, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) gelişiyle alâkalı bir hayli âyet ihtiva etmektedir. Burada onlardan sadece biri arzedilecektir. O, Sama Veda, II:6’daki sekizinci âyettir.

Ahmed, Rabb’inden dinî bir hukuk sistemi (Şeriat) aldı. Bu hukuk sistemi serâpa hikmettir. Ben, aynen güneşten alıyormuşum gibi O’ndan (Ahmed) ışık alırım.

Hz. Muhammed’in (s.a.s.) diğer adı Ahmed’di. (İkisi de h, m ve d kök harflerinden oluşan) bu isimler, “övülmüş, methedilmiş” mânâsına gelir; şu kadar var ki, ikinci isim övgüde daha ileri bir seviyeyi ifade eder. Kur’ân–ı Kerim’in bildirdiğine göre, Hz. İsa (a.s.) da, Son Peygamber’in ismini Ahmed olarak zikretmiştir.

Rig Veda’dan Bir Âyet

Rig Veda V, 27’deki birinci âyet şöyledir:

Kervan sahibi, doğru sözlü, hakikat aşığı, son derece bilge (hakîm), nüfuzlu ve cömert olan Mamah (Muhammed) sözleriyle beni memnun etti. Her şeye gücü yeten (Muktedir) Tanrı’nın halifesi, âlemlere rahmet olan Zât, bütün güzel sıfatlarla mücehhez olarak yanındaki on bin ashâbıyla ün saldı.

Bu âyet, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bazı sıfatlarına telmihte bulunduğu gibi, muzaffer olarak Mekke’ye girişi ve Kâbe’yi putlardan ve diğer şirk unsurlarından temizleyişi sırasında Resûlüllah’a refakat eden 10.000 sahâbîyi de ima etmektedir.

Hindu Metinleri’ndeki Diğer İstikbal Haberleri

Aslında, Vedalar Hz. Muhammed’le (sallallahu aleyhi ve sellem) alâkalı pek çok âyet ve haber ihtiva etmektedir. Fakat, bazı Avrupalı ve Hindu Veda tercümanları, Hz. Peygamber’i kasteden isimleri çıkarmışlar; diğer bazıları da, O’nun hayatı, Kâbe, Mekke, Medine, Arabistan ve diğer ilgili hâdiselerle alâkalı mantralara (âyetlere), arınma ayinleri ve Hindistan’daki bölge ve nehir isimleri gibi Hindu terimler kullanmak suretiyle başka mânâlar vererek onları örtbas etmişlerdir. İstikballe ilgili haberler ihtiva eden bazı âyetler, açıklayıcı ifadelerle karıştırılmış ve âyetler üzerine yapılan bu yorum ve açıklayıcı notlar, daha sonra âyetlerin bir parçası hâline gelmiş de olabilir.

Atharva Veda: (1) XX: 21, âyet 6, 7 ve 9; (2) XX: 137, âyet 7’den 9’a kadar; (3) X: 2, âyet 26, 27, 29, 30 ve 32; yine, Rig Veda: (1) VII: 96, âyet 13’den 16’ya kadar; (2) I: 53, âyet 6 ve 9; son olarak, Sama Veda: III: 10, âyet 1, yukarıda zikredilmeyen ziyade âyetlerden bazılarıdır. Bu konuya ilgi duyan okuyucular, Dr. A. H. Vidyarthi’nin, 1990 senesinde Mohammad in World Scriptures (Bütün Milletlere Ait Kutsal Kitaplarda Muhammed) adıyla basılan akademik çalışmasına müracaat edebilir. Bu kitap, Mantra’larda kullanılan Hindu terimleri, Vedalar ve diğer Hindu kutsal metinlerindeki belli başlı ifade ve kelimelerin kullanım şekillerini ve anlamlarını izah etmektedir.

Netice**

Allah Resülü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) her hâli, her tavır ve davranışı, Kur’ân’ın tefsiri şeklinde ortaya koyduğu örnek hayatı O’nun peygamberliğine delil ve şahittir. Cenab–ı Hak ve Kur’ân–ı Kerim de O’na şahitken bu hususta başka bürhana da ihtiyaç yoktur. Ne var ki; gayr–i müslimler, asırlardır, bazen kin ve düşmanlıkları, bazen kıskançlık ve hasetleri ve bazen de rekabet sebebiyle Resûlüllah’la alâkalı haber, alâmet ve işaretleri yok etmeye çalışmaktadır. Bu yüzden pek çok masum insan hakikatle tanışamamakta ve o hidâyet güneşini tanıyamamaktadır. Öyleyse Müslümana düşen vazife, en azından o kitaplara saygı ve hürmet duyan insanların hidayeti için çalışmak, onlardaki sadık/doğru haberleri de araştırıp ortaya koymaktır.

Bir kere daha ifade etmek isteriz ki; bu tercüme çalışmamız ve takdimdeki sözlerimiz Hindu metinlerinin kutsallığını kabul ettiğimiz mânâsına gelmez. Bildiğimiz bir şey vardır ki; “Her milletin bir Resülü vardır; Resülleri geldiği vakit aralarında adaletle hüküm verilir ve hiçbirine zulmedilmez. (Yunus/10: 47)”, “İçinde peygamber olmayan hiçbir millet yoktur (Fâtır/35: 24).” beyânları, ilâhî ve âlemşümul birer hakikattir ve hiçbir kıta bu hakikatin şümul sahası dışında değildir. Peygamber olmayana peygamber demek, Nebî’nin peygamberliğini inkâr gibi küfür sayılır. Bununla beraber, Hz. İsa ve Hz. Musa’nın mesajlarının zamanla tahrif edilmesine rağmen, İncil ve Tevrat’taki bir kısım âyetlerin doğruluğunu kabul ettiğimiz gibi –aynı ölçüde olmasa da, kesin bilmediğimiz için– Hinduizm ve Budizm’in menşei hakkında ihtiyatlı davranmak uygun olacaktır (Gülen, 73/83). Burada, Bediüzzaman’ın İmam–ı Rabbanî’den naklettiği, “Hindistan’da pek çok peygamber gelmiş; fakat, tâbileri bulunmadığı için meşhur olmamışlar” sözünü de hatırlamak yerinde olacaktır.

Bu konuda bir misal olması için makalesini tercüme ettiğimiz Dr. Zuhuru’l–Hak, referanslarını dipnot şeklinde verme yerine, metin içerisinde serdetmeyi uygun görmüştür. Sadece, Mevlâna Abdul Haq Vidyarthi’nin, 1990’da basılan “Muhammad in World Scriptures,” adlı kitabını ve A.H.Vidyarthi ile U. Ali’nin, 1983 senesinde Hindistan İslamic Book Service tarafından basılan “Muhammad in Parsi, Hindu & Buddhist Scriptures” kitabını kaynak olarak zikretmiştir.

*Dr. Zuhuru’l–Hak: 1927’de Hindistan’ın Assam ilinde doğmuştur. Tıb tahsili yapmasına rağmen, küçük yaşlarda başladığı Arapça eğitimi onu İslâmî ilimlere sevketmiştir. Kur’ân–ı Kerim’i Bengal ve Assam’ın yerel diline tercüme ettikten sonra 1993 yılından 2000’e kadar Kur’ân’ın İngilizce tercümesi için çalışmıştır. Hâlen üç dilde yaptığı tercümelere şerh ve tefsir yazmakla meşguldür. Yetmiş yaşını aşan Dr. Zuhur, halk sağlığı uzmanı olarak da 20’den fazla hastane kurmuştur. Bu makale için: http://cyberistan.org/islamic/prophhs.html

**Netice, mütercime aittir.

Kaynaklardan bazıları:

Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Sözler Yay., İstanbul, 1993.
–Mektubat, Sözler Yay., İstanbul, 1994.
İbn Kesir, el–Bidaye ve’n–Nihaye, Daru’l–Kâütübi’l–İlmiyye, Beyrut, tsz.
İbn Hişam, es–Sîratü’n–Nebeviyye, Daru’l–Mârife, Beyrut.
İbn Sa’d, et–Tabakatü’l–Kübra, Daru Sadr, Beyrut, tsz.

Prophet Solomon, the Devils (Shayaateen), Magic, the Angels Harut and Marut and Baabil (Babylon)
weltraumarchaeologie, 12. 09. 2013
In diesem Textausschnitt der Übersetzung ins Deutsche ist unschwer zu erkennen, die Fehde zwischen dem ISLAM und den christlichen Religionen, ist eindeutig auf den Zeitfaktoren geschuldet. Denn die Altlehre, die letzendlich weltweit den gleichen Ausgang hatte, wurde in den unterschiedlichen Volks- wie Kulturstämmen, anders erzählt. Da in den Ursprüngen jedoch vieles darin steht, was ebendie späteren Menschen nicht mehr begreifen konnten, entstand eben der Wettbewerb zur Wahrheit und Mythologisierung. Hierbei wurden dann Salomon teufliche Kräfte zugeschrieben, da er bekanntlich über Möglichkeiten vefügt, die keiner mehr kannte und nur “teuflisch” sein konnten. Denn welcher Mensch vermag zu fliegen? Das kann also nur Jemand sein, der mit dem Teufel im Bunde steht. Allein die Erfindung des Teufels ist in dem kosmischen Krieg begründet, wo der Sieger eben der Gute war und der Verlierer der “Böse” Dieses wurde solange weitergetragen und umgedeutet mangels des Verstehens, das dabei eben ein Wettstreit um den richtigen Gott entstand wie eben auch die These vom Teufel und teuflischen Handlungen.

Siehe auch: Prophet Salomo, der Teufel (Shayaateen), Magie, die Engel Harut und Marut und Baabil (Babylon)
15. August 2014 UM 01.52
15. August 2014 um 01:52

Prophet Solomon, the Devils (Shayaateen), Magic, the Angels Harut and Marut and Baabil (Babylon)

Claims Regarding Prophet Sulaymaan

It is widespread amongst the Jews, Christians and the Occultists that Prophet Sulayman (alayhis salaam) practiced magic, and some of them consider him to be a magician and not a Prophet. There are many other claims and associations made with respect to Sulayman (alayhis salaam) which he is free of. In this article we want to clarify the Qur’anic treatment of this subject which absolves and exonerates Sulayman (alayhis salaam) from the false things attributed to him.

The Qur’an on Prophet Sulayman, the Devils, Magic and Babylon

First the passage in the Qur’an on this subject, Allah, the Most High, said in Surah al-Baqarah:

وَلَمَّا جَاءهُمْ رَسُولٌ مِّنْ عِندِ اللّهِ مُصَدِّقٌ لِّمَا مَعَهُمْ نَبَذَ فَرِيقٌ مِّنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ كِتَابَ اللّهِ وَرَاء ظُهُورِهِمْ كَأَنَّهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ. وَاتَّبَعُواْ مَا تَتْلُواْ الشَّيَاطِينُ عَلَى مُلْكِ سُلَيْمَانَ وَمَا كَفَرَ سُلَيْمَانُ وَلَـكِنَّ الشَّيْاطِينَ كَفَرُواْ يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ وَمَا أُنزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ أَحَدٍ حَتَّى يَقُولاَ إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلاَ تَكْفُرْ فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِهِ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِهِ وَمَا هُم بِضَآرِّينَ بِهِ مِنْ أَحَدٍ إِلاَّ بِإِذْنِ اللّهِ وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمْ وَلاَ يَنفَعُهُمْ وَلَقَدْ عَلِمُواْ لَمَنِ اشْتَرَاهُ مَا لَهُ فِي الآخِرَةِ مِنْ خَلاَقٍ وَلَبِئْسَ مَا شَرَوْاْ بِهِ أَنفُسَهُمْ لَوْ كَانُواْ يَعْلَمُونَ

And when there came to them a Messenger from Allah (Muhammad) confirming what was with them, a party of those who were given the Scripture threw away the Book of Allah behind their backs as if they did not know! They followed what the Shayaateen (devils) gave out (falsely of the magic) in the lifetime of Sulayman (Solomon). Sulayman did not disbelieve, but the Shayaateen (devils) disbelieved, teaching men magic and such things that came down at Babylon to the two angels, Harut and Marut, but neither of these two (angels) taught anyone (such things) till they had said, “We are only for trial, so disbelieve not (by learning this magic from us).” And from these (angels) people learn that by which they cause separation between man and his wife, but they could not thus harm anyone except by Allah’s permission. And they learn that which harms them and profits them not. And indeed they knew that the buyers of it (magic) would have no share in the Hereafter. And how bad indeed was that for which they sold their ownselves, if they but knew. (Al-Baqarah 2:101-102)

We can turn to the classical commentaries of Ibn Jareer at-Tabari and Ibn Katheer for the explanation of these verses, part by part, so what follows will be based upon these commentaries.

Background to the Verse on Magic

وَلَمَّا جَاءهُمْ رَسُولٌ مِّنْ عِندِ اللّهِ مُصَدِّقٌ لِّمَا مَعَهُمْ نَبَذَ فَرِيقٌ مِّنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ كِتَابَ اللّهِ وَرَاء ظُهُورِهِمْ كَأَنَّهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ.

And when there came to them a Messenger from Allah (Muhammad) confirming what was with them, a party of those who were given the Scripture threw away the Book of Allah behind their backs as if they did not know!

Ibn Katheer explains that this refers to a faction amongst the Jews who threw the Torah behind their backs when they learned that the glad tidings of the Prophethood Muhammad (alayhis salaam) are found within it, and that they abandoned it as if they did not know that this (knowledge) was in it. Instead they resorted to magic (witchcraft, sorcery), and Ibn Katheer makes mention of Labeed bin al-A’sam, the Jew who practiced witchcraft upon the Prophet (alayhis salaam), with the use of a comb thrown into a well. At-Tabaree explains likewise that this verse is in rebuke of the Jews who were in the time of the Prophet Muhammad (alayhis salaam) and rejected his prophethood despite knowing he was a messenger, and in rebuke of them not acting upon this knowledge which is in their hands (in the Torah), and their following of their ancestors who followed what the devils rehearsed to them in the kingship of Sulayman (of magic).

This verse leads into the next one which continues on the subject of magic.

The Devils in the Time of Sulaymaan

وَاتَّبَعُواْ مَا تَتْلُواْ الشَّيَاطِينُ عَلَى مُلْكِ سُلَيْمَانَ

They followed what the Shayaateen (devils) gave out (falsely of the magic) in the lifetime of Sulayman (Solomon)…

At-Tabari brings narrations:

From Mujaahid: That this that the devils (shayaateen) used to listen to the revelation (in his time) and whenever they caught something of it, they added two hundred other words like it. So Sulayman consfiscated these books from them, and when Sulaymaan died, the devils found them and taught the people from them, which was magic.

From Qatadah: That this refers to soothsaying and magic, and that Allaah mentions here that the devils innovated books in which there was magic, and then they spread it amongst the people and taught it to them.

Ibn Abbaas: That the devils in the time of Sulayman wrote books in which there was magic and disbelief, then they buried them under the throne of Sulayman, and later they brought them out and read them to the people.

Magic Was Taught By the Devils and Sulayman Was Free From It

وَمَا كَفَرَ سُلَيْمَانُ وَلَـكِنَّ الشَّيْاطِينَ كَفَرُواْ يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ

Sulayman did not disbelieve, but the Shayaateen (devils) disbelieved, teaching men magic…

At Tabaree explains that in this verse that what Allaah ascribed to the devils, the Jews ascribed to Sulayman, claiming that it was from his knowledge, and that he subjugated the men, Jinn and devils (shayaateen), and other creatures of Allaah through magic. And on account of this belief of their’s they justified to the people their own actions in doing what Allaah had made unlawful upon them of magic. And then they said that Sulayman was not a Prophet but a magician, so Allaah absolved Sulayman bin Dawud from magic and kufr against the claims made against him, and also declared as liars those justifying their practice of magic, and Allaah exposed them in that they were simply following the magic that the devils rehearsed to them during the era of Sulayman.

Ibn Katheer brings a narration:

Muhammad bin Ishaaq bin Yasaar: That the devils wrote books on types of magic, after they knew of Sulayman’s death, and so they wrote “Whoever wishes to attain such and such, let him do such and such”, and they put all of this into a book, and then placed a seal on it upon the seal of Prophet Sulayman and they wrote as its title, “This is What Aasif bin Burkhyaa the Friend of the King Sulayman Wrote of the Kept Treasures of Knowledge”. Then they buried it beneath his throne. Later, some of the Children of Israel found this book and they said, “By Allaah Sulayman’s kingdom was not except by way of this (magic)”. So they spread this magic amongst the people, they learned it and taught it, and magic is not found amongst anyone more than amongst the Jews…

And at-Tabaree brings a number of narrations:

Ibn Hawshab: He states similar to what was said by Ibn Ishaq above, and explains that the devils would write, “Whoever wants to arrive at such and such let him turn to the sun and let him say such and such. And whoever wants [to be able] to do such and such, let him face his back to the sun and let him say such and such.” So they wrote the likes of this and put it in a book, and gave it the same title as mentioned by Ibn Ishaq above. Then they buried it under Sulayman’s throne. When Sulayman died, Iblees stood as a khateeb and said, “O people, verily Sulayman was not a prophet, but he was a magician, so hold to his magic which is in his place of retreat and in his houses”, then he showed them the place in which it was buried, and when they found it they said, “By Allaah, Sulayman was a magician, and this is his magic, with it shall we worship, and through it shall we subdue (others)”. However, the believers amongst those Jews said, “Rather, he was a Prophet, a believer”. Then, when Allaah sent the Prophet Muhammad (alayhis salaam), he mentioned the Prophets, until he mentioned Dawud and Sulayman, so the Jews said, “Look at Muhammad, mixing truth with falsehood, he is mentioning Sulayman along with the Prophets, he was merely a magician who would carry the winds”, so Allah revealed the verse, “Sulayman did not disbelieve, but the Shayaateen (devils) disbelieved, teaching men magic…”

Saeed bin Jubair: That Sulayman use to follow up what was in the hands of the devils of magic, and he took it from them and put it all under his throne in his treasure house. The devils were not able to reach it, so they came to the men and said “Do you want the knowledge by which Sulayman used to subjugate the devils and the winds and other (things)?” They said, “Yes”, and so the devils directed them to the treasure house, under the throne. So the men found it and then began acting upon it. This (false claim) continued until the people of Hijaz said that Sulayman used to also practice this, and that this is magic. Then Allaah, the Mighty and Majestic, revealed, upon the tongue of Muhammad (alayhis salaam) the exoneration of Sulayman from that.

Qatadah: The devils innovated a book in which there was magic and they spread it amongst the people teaching it to them. When Sulayman (alayhis salaam) heard of it, he followed up those books, took them and buried them under his throne, hating that the people would learn from them. When Allaah took Sulayman away, the devils took out those books from where they were and taught them to the people. They (the devils) said that this is the knowledge that Sulayman used to conceal and keep to himself. So Allaah excused Sulayman and exonerated him, saying, “Sulayman did not disbelieve, but the Shayaateen (devils) disbelieved, teaching men magic.”

Muhammad bin Ishaaq: That the book(s) they found after the death of Sulayman (alayhis salaam), they claim that it was a book revealed by Allaah from Sulayman, which Sulayman kept hidden from them, so they took it and made it into their religion.

What happened was that the people fell into two groups. The first: Those amongst the believers who knew magic was kufr and unlawful, and so they reviled Sulaymaan (alayhis salaam), out of their wrong belief that he practiced magic, and some of them denied he was a Prophet. The second: Another group who held that since Sulayman was a Prophet and he practiced magic (as they were misled to believe by the devils), then they considered it permissible to indulge in magic, so they took that as a religion to be followed, and this is what characterized these people from that time until the time of Prophet Jesus (alayhis salaam) through to the time of Prophet Muhammad (alayhis salaam), right until this day of ours.

Note here that in this verse Allaah is referring to the Jews contemporary to the Prophet Muhammad (sallallaahu alayhi wasallam) and it is an indication that they continued upon that magic that the devils rehearsed to the people in the time of Sulaymaan in the 10th century BC. In this verse Allaah, is clearing Sulayman from that false accusation and recounting the historical facts and realities. In the 6th century BC. Nebuchadnezzar, the Chaldean king of Babylon (Babil), conquered Judah (the Jews, Bani Israil) and put them into exile. When these Jews came to Babylon, in addition to the magic they had learned from the devils, they also learned of the magic at Babil part of which came to the people through the angels Harut and Marut. Babil was a center of occult science, and it was the place of the Chaldeans who were star and planet worshipers. Whilst in captivity in Babil (Babylon) Jewish priests, after looking into and studying the “mystery religion” of those Babylonians developed their own sophisticated form of occultism.

The occult knowledge and codified magic practiced by the Jews historically and today is known as the Qabbalah (also spelt Kabbalah and referred to as “Jewish Mysticism” or “Jewish Esoteric Knowledge”). It is essentially (and in reality) a coded system of magic, of invoking the Jinn (and angels, as they believe), through words, numbers, symbols, geometry and so on. Also, the word Qabbalah, is from the hebrew root Q-B-L, (“to receive”), and it is similar to the Arabic root of qaaf, baa, laam (“to receive”). It means to receive “mystical knowledge”, or “secret teaching”, and it is expressed diagramatically through what is called the “Tree of Life”. It would be a real good idea to read this article here to make some important connections. The Qabbalah was transmitted orally and secretly through the centuries and was written down in the the Christian era. What was written is not the entire Qabbalah but just the rudiments of it. The essence, core and reality of the Qabbalah is only ever passed on through oral tradition and with conditions. It continued to be transmitted through the ages (picking up elements from other beliefs) right to this day and has been and still is behind the esoteric doctrines of most secret orders and sects. Iblees and his offspring the Jinn, have continued to deceive people into believing that there is “immortality” through “secret esoteric knowledge”, and that the practitioners of these esoteric mystery religions of Babylon and Egypt (magic and devil worship) can become “angels” and “live forever”. These people consider themselves “illuminated” and the rest of mankind as gullible, incapable, unfit, inferior people who must be hemmed in and ruled over.

Babylon and The Two Angels Harut and Marut

وَمَا أُنزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَ

… and such things that came down at Babylon to the two angels, Harut and Marut, but neither of these two (angels) taught anyone (such things) till they had said, “We are only for trial, so disbelieve not (by learning this magic from us).”

Babylon (Baabil, Babel) is a region just south of Bagdhad in Iraq, and it was the place of Nimrod who is said by at-Tabari (and other sources) to have built the Tower of Babel, and the place of the Chaldeans and Assyrians, and the Sabean planet worshippers. It became a center of much learning, especially magic and astrology. Magic was integral to the functioning of the society. It should be noted that place-names are not generally mentioned in the Qur’an in relation to past events, and there are only a few that are mentioned, such as Midyan, Iram, Baabil, so the mention of Baabil in particular has significance and as we shall see, the verse we are discussing is extremely accurate in characterizing those Jews who simply followed the magic rehearsed to them by the devils in the time of Sulayman (alayhis salaam) and what they took from Babylon, and which they incorporated into the Talmud (the Babylonian Talmud).

At-Tabaree brings numerous narrations:

As-Sudee: That this was another type of magic by which they (the Jews) disputed with him (Muhammad), through what was revealed upon the two Angels, and that the speech of the Angels between themselves, when it is taught to the men, crafted and acted upon, it is magic.

Qataadah: Magic is of two types: The magic taught by the devils, and the magic taught by Harut and Marut.

Ibn Zayd: The devils and the two angels teaching the people magic.

At-Tabaree explains:

So the meaning of the verse upon the explanation of this saying which we have mentioned from those whom we have mentioned it from is: That the Jews followed that (magic) which the devils rehearsed to them during the lifetime of Sulayman which was (that magic) sent down upon the two angels at Baabil (Babylon), Harut and Marut, and they are two angels from the angels of Allaah.

And he says:

Indeed Allaah, the Mighty and Majestic, sent down (all) the good and the evil, and He explained all of that to His servants, and He inspired His Messengers (with revelation) and ordered them to teach His creation and to distinguish for them what is lawful from what is unlawful, such as fornication (adultery), stealing, and all the sins which they (the Prophets)informed them about and prohibited them from committing them. So magic is one of those sins which He informed them of and prohibited them from acting upon.

Then at-Tabaree mentions an alternative reading of the verse:

So the explanation of the verse upon this saying is: And they followed the magic that the devils rehearsed in the lifetime of Sulayman and [that magic of] the separation between a man and his wife which was revealed upon the two angels at Baabil, Harut and Marut.

And he brings in this regard:

Mujaahid: As for magic, then the devils taught it, and as for what the angels taught, then it is separation between a man and his wife, as Allaah the Most High said.

Then at-Tabari brings about ten or so narrations from the early commentators regarding the two angels, and we will bring the information from those narrations together here:

Ibn Abbaas: Allaah open up the heaven so that the angels could look at the actions of sons of Adam. [Ar-Rabee’]: When the people after Adam fell into what they fell into of sins and disbelief in Allaah, the Angels in the heaven said, “O Lord this world, you created them for your worship and obedience, but they have fallen into disbelief, killing the unlawful soul, eating unlawful wealth, stealing and fornicating, and drinking intoxicant”, and so they began to supplicate against them, and did not make excuse for them.

[Mujaahid]: For the Angels became surprised at the oppression of the sons of Adam, and their had come to them Messengers and books and clear proofs. [Ibn Abbaas]: The Angels said, “O Lord, those children of Adam whom you created with your own hand, and to which you made the angels prostrate,and to whom you taught all the names of all things, they commit sins.” [Ibn Mas’ood]: The Angels supplicated against them, and against the earth, heaven and mountins, saying “O Lord, will you not destroy them?”

[Ibn Abbaas]: So Allaah said that if you were in their place you would have done actions just like theirs. [Ibn Mas’ood]: So Allaah revealed to the Angels: “If I sent down the lust, desire (shahwah) and the devils upon your hearts, and you descended (to the earth), you would have done (the same) also.” And so the angels conversed amongst themselves that if they were put to trial they would remain firm.

[Ibn Abbaas]: They (the angels) said, “Subhaanallaah, this is not something befitting for us to do.” So they were ordered to choose (from amongst them) who would be sent down to the earth, so they chose Harut and Marut, .

As-Sudee: Harut and Marut reviled the people of the earth for their judgements (ahkaam), and it was said to them that the son of Adam was given ten desires by which they disobey Allaah. And Harut and Marut said that if these desires were given to them, and were then sent down (to the earth) they would have judged with (and abided by) justice. So Allaah said, “Descend, I have given you both those ten desires, so judge amongst the people with justice…”

[Ibn Abbaas]: They were sent down to the earth and everything was made lawful for them on the earth except that they should not associate partners with Allaah in worship, and nor steal, and nor fornicate, and nor drink intoxicants and nor kill a soul that Allaah had made unlawful except with due right.So they continued (upon the earth) until they came across a woman given half of beauty, called Beedhukht. [As-Sudee]: She came to them regarding a dispute with her husband. [Ibn Abbaas]: When they saw her, they desired to commit zinaa with her. She said not unless you worship others alongside Allaah, and drink intoxicants and kill a soul and prostrate to this idol. So they said “We do not associate anything with Allaah (in worship)”.

[Ar-Rabee’]: When she saw that they refused to worship the idol, she said to them that you must choose one of these three, either worship the idol, kill a soul or drink intoxicants. [Ibn Abbaas}: So one of the angels said to the other “Go back to her” and she said, “No, unless you drink intoxicants”, so they did until they were intoxicated. Then a man came upon them (and saw them)…[Ar-Rabee’] So they feared that he might divulge this (their being intoxicated)… [Ibn Abbaas]: so they killed him. When they fell into this evil, Allaah open the heaven for His angels, and they said, “Subhaanaka, you are most knowledgeable”. [Ar-Rabee’]: When the angels saw what these two angels had fallen into, they were very surprised … and so they began to seek forgiveness for those in the earth after this. Then it was said to them to choose the punishment of the world or that of the hereafter, so they said (to themselves) that the punishment of the world expires but the punishment of the hereafter never ends. So they chose the punishment of the world, and so they were placed in Baabil (Babylon), and they are punished there. [Mujaahid]: They were ordered to go to Baabil, where their punishment was to be given. As-Sudee: So they were restrained in Baabil where they began speaking to the people with their speech which was magic.

Ibn Katheer, after mentioning many of these narrations in his tafseer of this verse explains that the story of Harut and Marut has been narrated from a group amongst the taabi’een, such as Mujahid, as-Sudee, al-Hasan al-Basree, Qataadah, Abu al-Aaliyah, az-Zuhree, ar-Rabee’ bin Anas, Muqaatil bin Hayyaan and others, and that a portion of the mufassireen (exegetes) from the earlier and later ones have also reported them, and that the contents of them go back to the narrations that come from Banee Israa’eel, since there is no authentic, connected hadeeth, ascribed to the truthful, the believed, the infallible, who does not speak of his own desire [the Prophet (alayhis salaam)], and that the report in the Qur’an is given generally, without detail, and that we believe in what Allaah has related in the Qur’an upon what Allaah intended by it, and Allaah knows best about the reality.

Harut and Marut and the Tribulation of Magic

وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ أَحَدٍ حَتَّى يَقُولاَ إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلاَ تَكْفُرْ

…but neither of these two (angels) taught anyone (such things) till they had said, “We are only for trial, so disbelieve not (by learning this magic from us).”

At-Tabari brings narrations:

Qatadah and al-Hasan: A (covenant) was taken from them that they would not teach anyone until they said, “We are a tribulation so do not disbelieve”.

Ibn Juraij: A covenant was taken from them bot that they do not teach anyone until they say, “We are a tribulation so do not disbelieve, no one ventures into magic except a disbeliever”.

At-Tabari explains that the tribulation (fitnah) is a trial, an examination, a test.

Learning What Separates a Man From His Wife

فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِهِ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِهِ

And from these (angels) people learn that by which they cause separation between man and his wife…

At-Tabari explains:

The meaning of the speech is that the angels would not teach anyone until they said they are a tribulation, but the people would refuse to accept this and proceed to learn from them what would separate a man from his wife.

And this type of magic occurs when a man (or woman) is made to imagine things about the spouse that which is not real, so he may see her as very ugly, or may perceive unbearable smells, and things of this nature, which are not real, but they are only in his own mind, so he is made to imagine things that are not real. This is from the type of magic that is called “imaginary”.

At-Tabari brings a narration:

Qatadah: The separation of them (husband and wife) is that he would bewitch each one from its partner,and cause each one of them to hate their partner.

Benefit and Harm Lies Only with Allaah and With His Permission and Decree

وَمَا هُم بِضَآرِّينَ بِهِ مِنْ أَحَدٍ إِلاَّ بِإِذْنِ اللّهِ

…but they could not thus harm anyone except by Allah’s permission…

At-Tabari comments:

Those who learned from the two angels, Harut and Marut, that by which they separate between a man and his wife, were not able to harm (anyone) with what they learned from them both (the angels) through which they (tried) to separate between a man and his wife in relation to anyone amongst the people, except for the one whom Allaah had already decreed that such (magic) will harm him. As for the one for whom Allaah has repelled its harm, and guarded him from the disliked magic, and blowing on knots and spells (incantations), then that will not harm him and its harm will not reach him.

And he brings a narration:

Sufyaan (ath-Thawree): Regarding His saying, “but they could not thus harm anyone except by Allah’s permission”, he said: By the qadaa (ordainment, decree) of Allaah.

And the qadaa (ordainment, decree) here refers to the qadaa al-kawnee, that which relates to all the occurrences in the creation, both good and evil – whilst noting that evil exists only within the occurrences in the creation and not in Allaah’s actions of decreeing them and bringing them into existence, since in Allaah’s actions are nothing but wisdom and justice, and they have a far-reaching purpose and lofty goals, tied to his wisdom and justice.

Magicians Only Learn What Harms Them

وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمْ وَلاَ يَنفَعُهُمْ

And they learn that which harms them and profits them not.

At-Tabari says:

They learn from them the magic which harms them in their religion, and it does not benefit them in their hereafter. As for this life in the world, then they used to earn through it and acquire a (means of) living through it.

The Practitioners of Magic Have No Share in the Hereafter

وَلَقَدْ عَلِمُواْ لَمَنِ اشْتَرَاهُ مَا لَهُ فِي الآخِرَةِ مِنْ خَلاَقٍ

And indeed they knew that the buyers of it (magic) would have no share in the Hereafter.

At-Tabari brings narrations:

Qatadah: The people of the book knew that from the covenant that Allaah took from them that the sorcerer will have no share on the Day of Judgement with Allaah.

As-Sudee: Meaning the Jews, He says that the Jews already know that whoever learned it or chose it, he would have no share in the Hereafter.

Mujahid: For the one who purchased (the knowledge) of what separates a man from his wife.

Ibn Zayd: The Jews knew that in the Book of Allaah, in the Torah, that whoever purchased magic and abandoned the deen of Allaah, he will not have any share in the Hereafter and so the fire is his destination.

And at-Tabari explains that this is in reference to the Jews at the time of Muhammad (alayhis salaam) for they knew from their own book, the Torah, these facts (as occurs in the above narrations) but despite knowing this they continued to follow the magic rehearsed at the time of Sulayman by the devils and the magic revealed by Harut and Marut to the people at Baabil (Babylon), and they essentially threw the Torah behind their backs, even after knowing the Muhammad was mentioned therein.

As for “buying, purchasing” mentioned in the verse, Shaykh Saalih Aal ash-Shaykh says in explanation of the verse, as occurs in his explanation of Kitab ut-Tawhid on the chapter on magic:

And the magician he has purchased the learning of magic, he has purchase, purchased what thing? He is purchased magic in place of what thing? In place of Tawhid, so the price is Tawhid, the price is faith in Allaah alone, and the object (being bought) is magic… so it means the one who gave his religion as consideration (something of value) for that thing which he took, which is magic…

And there are numerous views on the meaning of “khalaaq” (خَلاَقٍ) such as “naseeb” (portion, share, part) or “hujjah” (proof), meaning such a one has no proof on the Day of Judgement or “deen” (religion), meaning that such a one has no deen. But at-Tabari says what is most correct is that it means “naseeb”, that such a one will have no share in the Hereafter.

At-Tabari then says:

He means that such a one will have no share of reward and recompense (jazaa’, thawaab) or Paradise, besides his share of the Hellfire… He means that they have no share of good deeds, as for evil deeds then they have their share of them.

Magicians Sell Their Souls

وَلَبِئْسَ مَا شَرَوْاْ بِهِ أَنفُسَهُمْ لَوْ كَانُواْ يَعْلَمُونَ

And how bad indeed was that for which they sold their own selves, if they but knew.

At-Tabari says:

So He informed about them that they knew that whoever purchased of magic, that he would have no share in the Hereafter, and He described them that they commit disobedience to Allaah, out of full knowledge of it, and they disbelieve in Allaah and His Messengers, and they prefer following the devils and acting upon what they have introduced of magic over His Book, His inspiration and His revelation, out of stubborn opposition on their behalf and transgression against His Messengers, and transgressing His limits, and with their full knowledge of the punishment that lies for them with Allaah for whoever does that….

And in clarification of Allaah first affirming knowledge for them and then negating knowledge from in the end of this verse, at-Tabari says:

Allaah negated knowledge from them by saying, “…if they but knew…”, after he had described tehm that they knew, by saying, “…and indeed they knew…”, for the reason that they did not act upon what they knew. And the aalim (scholar) is the one who acts upon his knowledge. When his action opposes his knowledge, then he falls amongst the meanings of “the ignorant”.

Also refer to this article on how a person becomes a magician and when the Jinn are ready to serve the magicians.

Ibrahim, King Nimrod and Babylon

We mentioned earlier that the Qur’an does not generally make specific mention of place-names when imparting lessons and morals and admonitions through the recounting of history. However, specific mention was made of Baabil (Babylon) in relation to magic and the exoneration of Sulayman from magic. In this section we bring some background information about Babil (Babylon). You should recall that in the time of Nuh, the people turned away from the worship of Allaah to the worship of others, to venerating, and worshipping the righteous dead. After the flood, the offspring of Nuh spread through the earth and a few generations later a tyrant appeared by the name of Nimrod (he was a descendant of Nuh by four generations), who revived and continued the rebellion against Allaah, the Most High.

Allaah says in the Qur’an:

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِي حَآجَّ إِبْرَاهِيمَ فِي رِبِّهِ أَنْ آتَاهُ اللّهُ الْمُلْكَ إِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّيَ الَّذِي يُحْيِـي وَيُمِيتُ قَالَ أَنَا أُحْيِـي وَأُمِيتُ قَالَ إِبْرَاهِيمُ فَإِنَّ اللّهَ يَأْتِي بِالشَّمْسِ مِنَ الْمَشْرِقِ فَأْتِ بِهَا مِنَ الْمَغْرِبِ فَبُهِتَ الَّذِي كَفَرَ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ

Have you not looked at him who disputed with Ibrahim (Abraham) about his Lord (Allah), because Allah had given him the kingdom? When Ibrahim (Abraham) said (to him): “My Lord (Allah) is He Who gives life and causes death.” He said, “I give life and cause death.” Ibrahim (Abraham) said, “Verily! Allah causes the sun to rise from the east; then cause it you to rise from the west.” So the disbeliever was utterly defeated. And Allah guides not the people, who are wrong-doers. (Al-Baqarah 2:258)

At-Tabari says that this is a tyrant from Babylon called Nimrod, the son of Kan’aan, the son of Kush, the son of Saam, the son of Nuh (Noah). And he brings narrations regarding who this king was:

Mujaahid: It is Nimrod the son of Kan’aan. Qataadah: We used to discuss that it was a king called Nimrod, and he was the first king that was tyrannical upon the earth and he is the builder of the tower at Babylon. Qataadah: His name is Nimrod, and he is the first king that was tyrannical upon the earth and he disputed with Ibrahim regarding his Lord. Ar-Rabee: It has been mentioned to us that the one who argued with Ibrahim regarding his Lord was a king called Nimrod, and he is the first tyrant that was tyrannical upon the earth, and he is the builder of the tower of Babylon. Ibn Juraij: Abdullaah bin Kathir informed me that he heard Mujahid say, “He is Nimrod”. Ibn Juraij: He is Nimrod, and it is said he is the first king on the earth.

And at-Tabari also brings narrations from the early commentators explaining the dispute between Ibrahim (alayhis salaam) and Nimrod in that Nimrod claimed that he could bring forth two men, kill one and leave the other, thus proving that he gives life and takes life, and he also claimed he can take four people, feed two of them and starve the other two, thus having control over life and death. So Ibrahim confounded him by asking him to make the sun rise from the West instead of the East, and thus was Nimrod defeated in argument.

Shaykh ul-Islam Ibn Taymiyyah says in al-Hamawiyyah (p. 13, Dar ul-Kutub al-Ilmiyyah), whilst discussing the origins of the negation of Allaah being above the heaven, above His Throne:

The first of when this saying was manifested was from al-Ja’da bin Dirham, and al-Jahm bin Safwan took it from him, and he proclaimed, and the saying of the Jahmiyyah was attributed to him [thereafter]. And it has been said that al-Ja’d took his saying from Abbaan bin Sam’aan, and Abbaan took it from Talut, the nephew of Labeed bin al-A’sam, and Talut took it from Labeed bin al-A’sam, the Jew sorcerer who put magic upon the Prophet (sallallaahu alayhi wasallam), and al-Ja’d bin Dirham – in what has been said – was from the land of Harraan, and there used to be amongst them a great portion of the Sabeans and Philosophers from the remmants of the religion of Nimrod, and the Kan’aanites, and some of the later ones authored [works] on the magic (sihr) of those people – and Nimrod is the King of the Chaldean Sabean Pagans.

And Ibn Taymiyyah also says in Majmoo’ al-Fataawaa (35/195):

For Nimrod bin Kan’aan was the king of those (star and planet worshippers), and the Scholars of the Sabeans were the astrologers and their likes. And have idols been worshipped overwhelmingly except on account of the viewpoint (teaching) of this vile faction who consume the wealth of people in falsehood and hinder (others) from the path of Allaah.

So it is clear that the legacy of Nimrod and his people was one of astrology, star and planet worship, magic, and arrogance towards Allaah’s authority and dominion over the universe. After his death, Nimrod became deified and worshipped in different nations through a certain mythology involving the sun which denotes “birth” and “rebirth” (rising and setting of the sun) through different names such as Baal, Adonis, Dionysis, Bacchus. Around the same era as Nimrod, a similar mythology appeared out of Egypt in relation to Osiris (a “sun god”) and Horus (Osiris reborn in his son, Horus, giving the “birth, rebirth” doctrine) This mythology features very heavily in magic and the occult right until this day and it is behind the belief of reaching “immortality” or “becoming angels” through successive cycles of birth and rebirth. Please refer to this article for related information on how Iblis caused Adam to err through these types of promises:
The Whispering of Iblis (Satan) To Adam With Four Matters

Advertisements
This entry was posted in Uncategorized. Bookmark the permalink.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s